Türk Gladiosu'nda arama
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç evi önünde iki subayın polis ekiplerince gözaltına alınmasıyla başlayan soruşturma, Türkiye’de daha önce eşi görülmemiş derinlikte ve kapsamda boyutlar kazanarak devam ediyor. Arınç’ın oturduğu Çukurambar semtinde gözaltına alıan ve biri albay, biri binbaşı rütbesiyle Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda, Seferberlik Tetkik Kurulu’nda, STK) çalıştığı anlaşılan iki subayın serbest bırakılması ve Genelkurmay tarafından yapılan açıklama ile konunun daha fazla alevlenmeyeceği kanısı doğmuştu. Ancak 25 Aralık gecesi, Ankara Özel Yetkili Savcısı Mustafa Bilgili tarafından yürütlen soruşturma bir anda bir üst düzeye sıçradı. Türkiye’de ilk defa, sivil savcı ve polisler önceden haber vermeksizin bir askeri karargâhın kapısına dayandı. Burası, serbest bırakılan iki subayın çalıştığı, Özel Kuvvetler’in Seferberlik Dairesi Ankara Bölge Müdürlüğü idi. Haziran sonunda Meclis’te kabul edilen ve askerlerin sivil yargı tarafından yargılanma sınırlarını genişleten yeni yasa ilk kez uygulanıyordu. Yıllarca askeri karargâhların kapısından giremeyen sivil yargı, böylelikle ilk girişini deyim yerindeyse bacadan ve doğrudan yatak odasına yapmıştı. Özel Kuvvetler, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en gizli birimlerindendi, STK ise oradaki en gizli bölümlerden biriydi. Savcılar, dokuz saat süren aramadan sonra daha önce bırakılan iki subay ile birlikte sekiz subayı ve bilgisayarlarını gözlem altına alarak gittiler, ama ‘çok gizli, denilen dosyaların bulunduğu odalara alınmamışlardı. Onlar da mühürleyip gittiler. Erdoğan-Başbuğ ve ikinci arama Genelkurmay 26 Aralık günü önce bir açıklama ile aramayı ve gözaltılarını duyurdu. Ardından Başbakan Tayyip Erdoğan’ın MGK üyesi bakanlarla yapacağı toplantıyı erteleyerek Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ ve Kara Kuvvetleri Komutanı (ve bir sonraki muhtemel Genelkurmay Başkanı) Orgeneral Işık Koşaner ile üç saat görüşmesi yapıldı. Orada ne konuşulduğu açıklanmadı, ama nöbetçi mahkemenin yaptığı mesai sonucu birkaç saat sonra STK Ankara Bölge binasında bir arama daha başladı. Bu defa mühürlenen arşiv bölümlerine de girildi. Bu durum, terörle ilgili suçlarda devlet sırrı engelini aşan yeni ceza yasasının 125’inci maddesini akla getiriyordu. Soruşturma, Arınç ve bazı başka devlet büyüklerine yönetlik suikast, kaçırma, ya da benzeri suç konularını içeriyorsa, bunların Seferberlik dairesinin yasal görev tanımı içinde yeri yoktu. Önceki gün sabah saatlerinde mühürlenip akşam saatlerinde mühürleri açılan o odalardaki gizli dosyalardan, kara kutularda ne aranıyordu? İşin içine Özel Kuvvetler, bir zamanlar adı Kontrgerilla olarak da anılan Seferberlik Tetkik Kurulu girince, Türkiye’nin geçmişindeki pek çok karanlık olayı hatırlayanlar vardı. Bu yazının yazıldığı saatlerde bir tam günü geride bırakan, Türkiye’nin en derin yerlerinden birinde yapılan bu en kapsamlı arama, geçmişimizde gizli kalan hangi karanlığa ışık tutacaktı? Neler çıkmaz, neler çıkabilir? Dünkü bazı gazete ve televizyonlarda, 6-7 Eylül 1955 olaylarından 24 Aralık 1978’deki Kahramanmaraş katliamına dek ülkenin canını yakan pek çok karanlık olay hakkındaki bilginin Ankara STK evraklarından çıkabileceği yorumları yapıldı. Eldeki bilgiler, bu ve benzeri olaylar hakkındaki gizli bilgilerin Ankara STK biriminden çıkmasının büyük bir sürpriz olacağı, pek beklenmemesi gerektiğini gösteriyor. Öncelikle STK Ankara Bölge Müdürlüğü, Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı, ama onunla aynı binada değil. Genelkurmay İkinci Başkanı’na (halen Orgeneral Arslan Güner) bağlı bulunan Özel Kuvvetler’in karargâhı, STK merkez karargâhı ile birlikte Ankara, Gölbaşı’da. Zaten ÖKK karargâhındaki kara kutularda da bu bilgilerin saklanması ihtimali düşük. Bu tür bilgilerin, eğer topluca tutuluyor ve saklanıyorsa, muhtemelen Genelkurmay, ye da Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) karargâhlarındaki kozmik gizlilikteki bölmelerde olacağı tahmin edilebilir. STK Ankara Bölge Müdürülüğü kara kutularından ise, eğer kanun dışı işler yapılmamış ve onların kaydı saklanmamış ise, ola ki Türkiye topraklarına işgalci güçler saldırırsa, Ankara ve onun çevresindeki birkaç ilde işgalci düşmana karşı örgütlenecek direnişin askeri ve sivil örgütleniş bilgileri çıkabilir. Bu bilgileri hafifsememek ve aslında bir insan için mahrem tutmak istediği bilgiler neyse, bir devlet için de aynı anlama geldiğini anlamak için, ne tür bilgiler olduğuna bakmak lazım. Size hiç bu soru soruldu mu? Askere giden her Türk vatandaşına ilk günlerde sağlık işlemlerini de içeren kayıtlar sırasında şu soru sorulur: Askerden önce ne yapıyordun, sonra ne yapacaksın? Yanıtınız, ‘Gazeteciyim, ailem Mersin’de, İstanbul’da çalışıyorum, Ankara’yı düşünüyorum’ şeklinde, ya da ‘Erzurum’da hayvancılık yapıyorduk, ama iş kalmadı, İzmir’e yerleşmeyi düşünüyoruz’ şeklindeyse, Seferberlik dairesinin sizinle pek işi olmaz. Bir direnişci adayı olmaktan uzaksınız denebilir. Ama yanıtınız, örneğin ‘Yalova’da çiftçilik yapıyorum, işin başına döneceğim’, ya da, ‘Kars’ta otelimiz var, babam emekli olacak başıma ben geçeceğim’, ya da Ankara’da emlakçiyim, işe devam edeceğim’ gibi bir yanıtsa siz Seferberlik dairesinin aday adaylarından birisiniz demektir. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı’ndaki Fransız direnişçileri üzerine izlemiş olacağınız filmler gibi, Seferberlik dairesinin işi, düşman işgali sırasında da yerleşik olduğu şehri, kasabayı, köyü terk etmesi en az muhtemel kişileri bulup, hiç gelmesi istenmeyecek o kötü günde milli direnişin örgütlü bir parçası olmaya ikna etmektir. Bu kişi herhangi birisi olabilir. Bir milletvekili ve bir manav, aynı seferberlik şeması içinde ancak o kötü gün gelirse harekete geçirilecek şekilde birbirinden habersiz bulunabilirler. Kişilerin siyasi görüşlerinin de soyal, ekonomik statülerinin de bir önemi yoktur. Önemli olan, o istenmeyen işgal günü geldiğinde, kendisine daha bugünden belirlenmiş parola söylendiğinde, o söyleyen kişinin yönlendirmesine göre, cephe gerisinde silahlı direniş içinde yer almaya hazır olmasıdır. Direnişçi listeleri, kaçırma planları İşte savcıların son iki gündür Ankara Seferberlik Bölge Müdürlüğü’nde sürdürdükleri aramalarda, muhtemel bir işgal altında direniş teşkilatında Ankara ve çevre illerde yer alacakların (ki onlar kendilerini zaten biliyorlar) listeleri ve kimlik bilgileri ortaya çıkabilir. Bunların açıklanması beklenmemeli. Devlet bunların bir subayından sızmayacağına nasıl güveniyorsa, bir savcısından, yargıcından, polisinden sızmayacağına da güvenebilmeli. Özellikle 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri öncesinde bu listelerin bazı devlet görevlileri tarafından istismar edilerek siyasi şiddetin tırmandırılmasında kullanıldığı kuşkusu, bugün de ortadan kalkmış değildir. Ama o dosyalarda, işte o listeler çıkabilir. İlerinin işgale karşı direnişçileriyle temas kurma usulleri, kodları, gizlenmiş haberleşme aracı, silah, mühimmat varsa (ki Orgeneral Başbuğ, artık bu usulün bırakıldığını açıklamıştı) yerleri yazıyor olabilir. Dahası var. Seferberlik daireleri, bir işgal durumunda, kendi bölgelerinde yaşayan devlet büyüklerini işgal bölgesi dışına çıkarmak için kaçırma planları yapıyor ve bunlar olabilirler. Varsa bu planların hangisinin Seferberlik dairesinin yasal görevleri dahilinde, varsa hangisinin yasallığın dışında olduğunu ayırmak da savcı ve yargıçlara düşüyor. Nereden bakarsak bakalım, Arınç olayı vesilesiyle kara kutu açılmış, çamaşırlar ortaya dökülmeye başlamış görünüyor. Tabii bu süreçte Arınç olayının iç yüzünün de mutlaka açıklık kazanması, bundan böyle bu tür tartışmaları yaşamak zorunda kalmamamız açısından da önem taşıyor. Murat Yetkin Radikal