Osmanlı'nın Ekseni | TURKISH GREEK NEWS-Yunanistan Haberleri,Τουρκικά Νέα,Τουρκικές ειδήσεις,Ελληνοτουρκικές ειδήσεις,Türk-Yunan Haberleri

Osmanlı'nın Ekseni

Türk Dış Politikası’nda eksen kayması tartışmalarında sıklıkla yapılan hatalardan biri de Türkiye’nin doğuya kaydığı iddiası ile yeni-Osmanlıcılık kavramlarının eşanlamlı gibi kullanılmasıdır. Bu iddiaya bakıldığında Türkiye ‘yeni bir Osmanlı’ (neo-Osmanlı) olmaktadır, yani yüzünü Batı’dan Doğu’ya dönmektedir. Bazı Türk araştırmacılarının da düşünmeden kabul ettiği ve hatta kullandığı bu iddiaya göre Doğu ile Osmanlı aynı ekseni temsil etmektedir. Oysa ki Osmanlı İmparatorluğu’nun dış politikası incelendiğinde en az Türkiye Cumhuriyeti kadar dış politika eksenini Batı istikametine göre oluşturduğu anlaşılacaktır. Osmanlı 19. yüzyılda ve 20. yüzyıl başında bir Avrupa devletiydi. Bu durumu Kırım Savaşı’ndan sonra hukuki olarak da teyit edilmiş ve Türkiye resmen Avrupa Sistemi içinde değerlendirilmiştir. Bu nedenle Osmanlı devleti için ‘Avrupa’nın hasta adamı’ denmiştir. Eğer o yıllarda Türkiye bir Asya devleti sayılsaydı herhalde Avrupa’nın değil, ‘Asya’nın hasta adamı’ denirdi. Nitekim Osmanlı son nefesini verinceye kadar da bir Avrupa devleti olmayı sürdürmüştür. Kırım Savaşı, Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşı Osmanlı’nın hangi kıtada olduğunu ve ekseninin de nereye doğru olduğunu gösteren bir diğer kanıttır. Yaklaşık 150 yıl boyunca Batılılaşmayı gündelik hayatına kadar sokan İmparatorluk, Batı’nın sadece siyasi değil, her alanda üyesi olmak için gayret göstermiştir.

 

Osmanlı’nın Batı’ya dönük istikameti bazılarınca dini görünümü ile çelişkili bulunmuştur. Gayrimüslimler ve İslam dinine oldukça uzak bazı Müslümanların bu yorumları Türkiye’yi (Osmanlı’yı) yeterince tanımamaktan kaynaklanmaktadır. Örneğin Osmanlı’nın en İslamcı padişahı olarak yaftalanan II. Abdülhamid aslında ülkenin en Batıcı padişahlarından da biridir. Türk tarihinde modernleşme adına önemli olup da bu padişaha güçlü referans vermeyen bir hamle yok gibidir. II. Abdülhamid kendi aleyhine olacağını bile bile Batılılışmaya tutku ile bağlanmış ve bu hedefin sadece teknik değil, sosyal ve kültürel kurumlarını da bilinçli olarak inşa etmiştir. İngilizlerin ve diğer Batılıların onu İslamcı, dinci vs. türünden etiketlemeleri gayet doğaldır. Çünkü onlar II. Abdülhamid’in Türkiye’yi Batı’nın güçlü bir üyesi yapması çabasının bir yönüyle Batı’ya rağmen olduğunun farkındaydılar. Padişah Batı’nın saldırılarına karşı ülkenin en önemli birleştirici unsuru olan dinden de yararlandı. Üstelik kendisi de samimi bir Müslümandı. Ancak tüm bunlar onun Batı’ya dönük olan eksenini kaydırmadı.

 

Bugün gelinen noktada da önemli bir yanılsama yaşanıyor. Türkiye Ortadoğu’da aktif hale geldikçe, Türk dünyası ile ilgilendikçe veya Osmanlı coğrafyasında faaliyetlerini arttırdıkça Batı’dan uzaklaşmakla suçlanıyor. Türkiye’nin Batı yerine İslam dünyasını ve genel olarak Doğu'yu tercih ettiğini öne süren bu yaklaşıma göre yaşananları neo-Osmanlıcılık, yani yeni Osmanlıcılık olarak tarif etmek mümkün. Oysa ki daha önce de belirttiğimiz gibi Osmanlı’nın ekseni Doğu değil Batı’ya dönüktü. Başka bir deyişle eğer Türkiye yeni Osmanlı haline geliyor ise bu durumda Doğu’ya yöneldiğini söylemek gerçekçi olmaz.

 

Türkiye’yi tanımlamak için yeni-Osmanlı benzeri isimlendirmelere gitmenin çok yararlı olduğunu sanmıyorum. Çünkü bu tür tarihi markalar zihinlerde güçlü önyargılara neden oluyor. Örneğin ‘Osmanlı’ kelimesi Türkler için büyük bir gurur kaynağı iken Bulgarlar ve Yunanlılar gibi bazı milletler için bir tür korku kaynağı da olabilir. Bu algılar orada dururken Türkiye’nin sırtına tarih yükünü bindirebilecek bu tür tanımlamalardan kaçınması gerektiği görülüyor.

 

İlla 'neo-Osmanlı' diyeceksek bilmeliyiz ki neo-Osmanlı aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin ta kendisidir. Yani Türkiye aslında Osmanlı’nın şekil değiştirmiş, çağın yeni şartlarına uyum sağlamış yeni halidir. Bu açıdan bakıldığında Osmanlı da neo-Selçuklu idi.

 

Geçmişi olduğu gibi yeniden inşa etmek mümkün değildir. Bu nedenle Osmanlı Selçuklu’yu aynı şekilde yeniden üretmedi ve Türkiye de Osmanlı’yı tekrar etmeyecek. Osmanlı Selçuklu'dan çok daha ileri bir devletti... Türkiye Cumhuriyeti de Osmanlı’dan çok daha ileri bir devlet ve bu anlamda yeni politikaları bu çerçevden çıkararak yabancı bir ideolojiymiş gibi ‘yeni Osmanlıcılık’ olarak değerlendirmek Türkiye’ye haksızlık olur.

 

İSLAMCILIK MI?

 

Türkiye'nin son dönemdeki faal dış siyasetinden hareketle yapılan bir diğer etiketleme ise İslamcılık. Buna göre Türkiye tüm Müslüman ülkeleri birleştirmeyi ve bunların lideri olmayı hedefliyor. Bu görüşü savunanlara göre Türkler bir gün gelecek hilafeti de canlandırmak isteyecek...

 

Tıpkı yeni-Osmanlıcılıık iddialarında olduğu gibi yüzeysel ve önyargılarla dolu bir yaklaşım...

 

Şüphe yok ki bu iddia sahiplerinin asıl hareket noktası Türkiye'nin Ortadoğu'da geliştirdiği iyi ilişkiler. Suriye, Irak, İran, Suudi Arabistan ve Lübnan bunların başında geliyor. Her şeyden önce bu ülkeler birbirine ideolojik olarak hiç benzemeyen ülkeler ve Türkiye'nin söz konusu ülkelerle ilişkileri de imandan çok para merkezli. Ortadoğu'yu biraz tanıyan herkese bilir ki İran ile iyi ilişkileri olan bir ülkenin Suudi Arabistan ile iyi ilişkiler kurması kolay değildir. Suudi Arabistan'a da İran'a da dinci rejim dense de pek çok açıdan iki ülke birbirinin zıttı gibidir. Aynı şekilde Lübnan sadece Müslümanların yaşadığı bir ülke değildir, ülkenin yarıya yakını Hristiyanlardan oluşur. Suriye'nin çoğunluğu Müslümandır, ancak Suriye'deki rejim dünyanın en laikçi rejimlerinden biridir. Örnekler çoğaltılabilir, fakat bir gerçek var ki asla değişmez: Türkiye Ortadoğu'da din temelli bir dış politika yürütmemektedir ve bölgedeki hiçbir devlet Türkiye'ye daha iyi Müslüman olduğu için yaklaşıyor değildir. Kaldı ki Türkiye sadece Müslüman ülkelerle değil, Rusya, Gürcistan, Hırvatistan gibi çevresindeki Hristiyan ülkelerle de iyi ilişkiler kurmanın peşindedir ve bunda ciddi mesafe kat etmektedir. Elbette diğer ülkeler gibi kültürel, sosyal ve dini benzerlikler dış politikada kolaylaştırıcı bir rol oynamaktadır. Ancak ana hedef bu tür ortak noktaları arttırmaktan ziyade bunları kolaylaştırıcı araçlar olarak kullanarak dış politika hedeflerine ulaşmaktır.

 

Sedat Laçiner

13 Ağustos 2010, Cuma